'Sinema' Kategorisi Arşivi»

Real Steel

(Fragman)Real Steel

Yönetmen: Shawn Levy
Oyuncular: Hugh Jackman, Dakota Goyo, Evangeline

Tür:  Bilimkurgu , Aksiyon , Dram

Yapım Yılı: 2011

Ülke: Hindistan, ABD

Dil: İngilizce

Konu: Eski organizatörlerden Charlie, hurda metalden kalitesiz robotlar yaparak geçimini sağlamakta ama zorlanmaktadır. Sonunda dibe vurur ve kendisinden ayrı yaşayan oğlu Max ile şampiyonada yarışacak bir boksör bir robot yapıp eğitmek  Tıkla

(An itibariyle ) İmdb puanı: 7.4

( An itibariyle ) Rottentomatoes puanı: 83

( An itibariyle ) Metacritic : 8.4

Kayhanovic: 8

 

Rutkay Aziz gibi bugün değişik bir şeylerden bahsetmek istiyorum. Diyeceğim şudur ki; Penguenler ölmesin, kutuplar erimesin, Sabri artık çerçeveyi bulsun. Şayet istediklerim olmaz ise İlyas Salman gibi atar, gider yapıp; cübbeliye saldırabilirim..  Kah Atatürk şimdi olsa der, Fazıl Say misali yavşaklar diyip yazıma noktada koyabilirim. Ama bunların hiç birini yapmayacağım. Ben ne Rutkay Aziz gibi reklamlarda oynayıp, devrimden bahsedeceğim ne de İlyas Salman gibi kendisi gibi olmayanı dövmeye kalkışmayacağım.. Hele, hele ki şimdi Atatürk olsaydı gibi saf, saf kelimelerde bulunmayacağım…  Eşşek kadar ülkeye sığamıyoruz. illaki birileri, birilerini istemiyor…

Filme gelecek olursam. Rocky, ve transformesdan haz aldıysan mutlaka izlemelisin. Film eleştirmenleri gibi samimi bir filmdi demek istiyorum. Hem komik hem de yer, yer izleyiciyi gaza getiren unsurlara sahip. Bir kötü tarafı film hakikaten çok uzun. Gel gelelim asla izleyiciyi sıkmayan bir konuya sahip. Ben beğendim. Bir hafta sonu patlamış mısır ve colanın verdiği haz ile seyredilesi bir güzellikte olmuş… Tavsiyedir efendim.

Black

Black:  

Yönetmen: Sanjay Leela Bhansali

Yazar: Sanjay Leela Bhansali (senaryo)

Oyuncular:  Rani Mukherjee,  Amitabh Bachchan,  Nandana Sen, Ayesha Kapoor,  Arif Shah,  Bomie E

Tür: Drama

Yapım yılı: 2005

Süre: 122 dk.

Ülke: Hindistan

Dil: İngilizce

Konu: hayatını karanlıkta yaşamaya mahkum sağır ve kör bir kızın, öğretmeni sayesinde….Tıkla

İmdb puanı: 8

rottentomatoes puanı: 80

Kayhanovic: 10

Bu filmi ötelediğim için üzgünüm. Hani bazı anlar vardır kelimeler kifayetsiz kalır. Black için söyleyeceğim tek kelime ”mükemmel’ olacaktır. Benim düştüğüm hataya düşme emi yavrum. Bul edin ne yaparsan yap black’i izle. Hatta arşivine koy dursun bir kenarda. İnsanlığını hatırlatsın. Bu film İMDB de TOP 250 arasında yoksa; bil ki fazla bilinmediğindendir.  Michelle nin dediği gibi: Söz konusu Tanrı ise hepimiz körüz. Hayatında bazı şeylerin normal gitmediğini düşünüyorsan otur izle…

Celda 211, The Man From Nowhere, City of Life and Death

 

Celda 211:

Yönetmen: Daniel Monzón
Yazar: Francisco Pérez Gandul (roman), Jorge Guerricaechevarría & Daniel Monzón (uyarlama)
Oyuncular: Luis Tosar, Alberto Ammann, Carlos Bardem
Tür: Aksiyon|Dram
Yapım yılı: 2009
Süre: 110 dk.
Ülke: İspanya
Dil: İspanyolca

İmdb puanı: 7.7

rottentomatoes puanı: 87

Kayhanovic: 9


Hapishane filmlerini seven bir tipsen mutlaka izle derim. Hapishane filmlerini sevmiyorsan her şeyin bir ilki vardır mutlaka izle derim. Sonuç olarak izlemen de fayda var.

The Notebook

Yönetmen : Nick Cassavetes
Senaryo : Jan Sardi , Jeremy Leven , Nicholas Sparks (Kitap)
Görüntü Yönetmeni : Robert Fraisse
Müzik : Aaron Zigman
Yapım : 2004, ABD , 115 dk.

İmdb puanı:  8.0/10

Oyuncular: Ryan Gosling (Noah Calhoun) , Rachel McAdams (Allie) , James Garner (Duke) , Gena Rowlands (Allie Calhoun) , James Marsden (Lon Hammond) , Sam Shepard (Frank Calhoun) , David Thornton (John Hamilton) , Joan Allen (Anne Hamilton) , Kevin Connolly (Fin)

 

İyi çekilmiş, iyi bir film. Konusu yer yer klişe de olsa -ki bence bu sorun değil- çekimler şahane, oyunculuklar muazzam. Türünün nitelikli örneklerinden…. Abartılmadığı sürece güzel, akıcı, sevgiliyle izlenesi, aşkı ibret alınası. Böyle aşk var mı dedirten  Titanic  varimsi, bir  filmdi”abartmak mı”. Zengin kız, fakir çocuk, zengin nisanlı eksenlerinde gidip gelen, izlerken içinizi ısıtan, bittiğinde buruk bir hava veren, izle izlettir cinsinden bir film olarak akıllarda kalsa gerek. Bana göre  filmin tek bir kahramanı vardır; Aşk’ın her anını yaşayıp asla pes etmeyen, gitmesi gerektiği yere kadar götüren Noah’ dır. İizleyin ama gaza gelip noah’ın performansını sevdiceğinizden beklemeyin derim. gün geliyor bir demet çiçek almak zul geliyor günümüz erkeklerine, kaldı ki elleriyle koskoca malikane yapmak.. peh! Bir de utanmadan içini döşemek…. ”şöyle sapına kadar bir aşk filmi izlemek istiyorum, romantik komediler beni kesmiyor” diyenlerin derdine derman olacak bir film.

Sinemasal

The: Experiment

Hani bazı filmler vardır, gere, gere insanı koltuğa kitler. The Experiment bu kategoriye giriyor. Gerçek bir olayın anlatıldığı İnsanlara psikolojik deneyler yapan bir laboratuvar hazırladığı yapay hapishane ortamı deneye katılmak isteyenlere sunulmuştur. Yapılan açıklamaya göre  14 gün sürecek bu deneye katılanlar günlük 1000 dolar kazandıracaktır. Deneye katılmadan önce kişiler üstünde analiz yapılır. 20-30 kişi boş bir hapishaneye tıkılır. Daha önce yapılmış olan analizlere göre denekler iki gruba ayrılır. Bir kısmını gardiyan, bir kısmı ise mahkum yapılır. En basit insanın bile eline güç geçtiği zaman, ne kadar zalimce eylemlere girişebildiğini gösteren bir yapım. Sınırları zorlayan, insanı yay gibi geren bir film. Tavsiye ederim. 10 üzerinden 8 veriyorum.

After Life:

Çok sinir bozucu bir film. Anna öldü mü yoksa öldüğüne inandırılmaya mı çalışılıyor. izleyiciyi her 5 dakikada bir ters köşeye yatırmaya çalışmışlar. Bunda da başarılı olmuşlar. Çünkü son 5 dak ya kadar ölüp, ölmediğine karar veremedim.  Bir yanıp bir sönen lambalar, yalnız koridorlar, gök gürültülü havalar, tekinsiz mezarlıklar bildiğimiz klişe olmuş tüm malzemeler var bu filmde. Hani daha çok 80-90 lı yılların yapımlarına benzemiş.  Depresif, menepozlu bir şekilde dolaşan hanım ablamız bir kazaya uğrar. Uyandığında kendini cenaze müdürünün odasında, müdürün kendisini cenazeye hazırladığını fark eder. Aklı karışmış, korkmuş olan Anna öldüğüne inanmamaktadır.  Müdür ise  ölülerle iletişimi olduğunu dile getirmektedir. Bu film böyle gidiyor. Öldü mü, ölmedi mi? İnsanı merakta bıraktığı için sonuna kadar izlettiriyor. 10 üzerinden 6.5 veriyorum. O buçukta merakı sonuna kadar taşıya bildiklerinden dolayı yoksa sizden bir cacık olmaz.

Resident Evil:

Allah’ ım bu nasıl bir filmdir böyle. Ne kadar gereksiz sahne var ise bir araya toplamışlar. Hani bir olayı kasarsın anlarım ama bu kadarı da çok olmuş hacı. Hele ilk 15 dakikası yok mu ekşının ileri versiyonu.  Hem film de çok saçma yerler vardı. İzleyen bilir, helikopter patladı. Madem insan oldun neden ölmedin orada? La oradan kimse sağ çıkabilir mi? Bildiğin duvara tosladılar.  Bu saatten sonra ben bu filmi nasıl izleyebilirim. İnandırıcılığını kaybetti. Zaten nesine inanıcağım bildiğin zombi işte. Böö, heoöö, bir ton geri zekalının şuursuzca hareketlerini anlatıyor. Bana göre Resident Evil’ in ilk iki serisi çok iyidi sonra bozdular.  Bu seri Matrix, Blade karışımı tuhaf birşey. 10 üzerinden 6 veriyorum. Siz hak ettiniz bunu.

Bu aralar malumunuz havalar soğudu. Bol, bol sinema izleme moduna giresi geliyor insan. Aslında bunlardan başka çok film izldim. Hepsini anlatmak insanı bunaltıyor. Zaten bu yazıyı 1 ay da yazdım. Bu bile blog işinde eskisi gibi olmadığımın kanıtı olsa gerek. Mesela bunların arasında inception elle tutulan olanıydı. Gel gelelim çok popüler olduğundan dile getirmeye gerek yok. Mesela o dönemde vizyon da olan Ajan Salt filmini beğendim. Tamam belki biraz hoplayan, zıplayan üstelik durdurulamayan klişeleşmiş bir mantığa sahip olsa da Salt benim hoşuma gitti.

Hachiko

Film Tren istasyonunda başlar. Hachi yük, eşya taşır misali vagondan indirilip yeni sahibine doğru yol alırken, kendisini taşıyan el arabası tökezler. Hobaleyy misali yere düşer. İstasyonda ne yapacağını bilmeyen kazlar gibi sağa sola dolanırken, bir adamın önünde durur ve aşağıdan yukarıya doğru melül bir bakış atar. Elemanımız bir profosördür. Bu sevimli köpeği yanına alan profosör önceleri ondan kurtulmaya çalışsada artık ayrılmaz ikili olurlar.

Kendileri Safkan Akita cinsi köpek olan Hachiko  her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen profosöre  eşlik eder. Tren istasyonunun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıkdan sonra evine geri döner. Bizim Hachi Profun dönüş saati yaklastığı sırada bir koşu istasyona gider. Bunu gören bizim prof noluyor lan bu benim akşam dönüş saatlerimi nasıl hesaplıyor desede seni gidi akıllı hachii diyerek aralarında ensest bir ilişki doğar.

Bunun adı sevgidir. Bundan sonra  bizim hachi sahibini istasyona bırakır, Zamanı geldiğinde sevgiliye duyulan özlem misali çıkışda  her zaman profu karşılar. Gözü ondan başkasını görmez.  Görenlerin şaşkınlıklarını gizleyemediği bu olay her  gün tekrarlanır.  Hiç saatini şaşırmayan hachi bir gün sahibinin neden geç geldiğini anlayamaz. İşte tam da hikaye burada başlar. Hachi boynu bükük eve döner. Ertesi gün aynı saate bir daha gider ama ne gelen vardır ne de giden. Bizim duygusal hachi bu olayı kafasına takar. Depresyona girer. Şimdi sayın okuyucu kitlesi ben burdan sonrasını anlatmak istemiyorum. Hani izlemek falan istersin ondan dolayı başka yerden konusunu okuyupta filmin içine etme. Şunu bilmelisin ki Hachi Japonya da bir kahramandır. Heykeli dikilesi olmaktan çıkmış, bizzat heykeli dikilmiş türüne az rastlanır bir hikayeye sahiptir.

İzleyin, izlettirin cinsinden olup, ölmeden önce izlenilesi film kategorisine kendilerini soktuğumu belirtmek isterim.

İmdb: 8.1, Rotten:5.5

THE STONING OF SORAYA M. (SÜREYYA’YI TAŞLAMAK)

ROMAN: Freidoune Sahebjam
YÖNETMEN:Cyrus Nowrasteh
SENARYO: Cyrus Nowrasteh, Betsy Nowrasteh
OYUNCULAR: James Caviezel (The Passion Of The Christ, Pay It  Forward), Shohreh Aghdashloo (House Of Sand And Fog, X Men:  The Last Stand) , Mozhan Marno , Navid Negahban (24)
YAPIMCILAR: Stephen McEveety, John Shepherd, Todd Burns
YAPIM YILI: 2009
TÜR: Dram, Gerçek Hikaye

Süreyya yı taşlamak bir film olarak görülmemeli. Filmin içeriğini az çok bilirken, şoray karakterini zerre kadar tanımıyorken, film bittiğinde şorayı içimde hissettiğimi, ona yapılan her zulümü bağrımda hissedeceğimi bilseydim elimde olan bu filmi çok daha önceleri izlerdim. Avatar ve İnception’ u üst, üste koysalar kesinlikle insan üzerinde bu derece etki bırakamaz. İlk defa bir filimden sonra su içesim, elimi yüzümü yıkayasım geldi. Bugüne kadar evet çok film izledim ama hiç birisi şoray kadar beni etkilemedi desem yalan olur. İslam kisvesi adı altında verilen kararlar, riyakarlık, gıybet, şehvet dolu insanların bir araya toplanıp çemkirmesi Allah’ ı bu işe alet etmeleri… Çok gerçekciydi. İzlerken bu olayların Dünya’ nın her hangi bir tarafında gerçekleştiğini, gerçekleşebileceğini bilmek duygusu işte insanı çileden çıkartan, insanı Süreyya ya bağlayan kesit olsa gerek.

İp Man

Olay budur dedirten filmin ta kendisidir.  Ölmeden önce izlenilmesi gereken filimlere bir yenisini daha eklediğim için ayrı bir şekilde mutluyum. Bu kategoriye nedense hep uzakdoğu filimlerini ekliyorum. İp Man de uzakdoğu filmidir. Bruce Lee nin çok filmi çekilmiştir. Yok oğluydu, yok hayatıydı, yok karısısıydı, görümcesiydi, kaynatasıydı falanda fıstık dersiniz ama hiç hocası var mıdır, yok mudur diyeniniz olmaz. Bruce Lee ye bu dövüş sanatını herhalde uzaylılar öğretmediğine göre bir bilge mutlaka olmalı. İşte bu Film o ustanın hayatını anlatıyor. Anlatıyor ama ne anlatıyor. Dillere destan bir şekilde. Aha da benim gibi ölmeden önce mutlaka izle çığırtkanlığında. Açıkcası ben dövüş filimlerini pek sevmem, haz etmem. Bayağı bulurum. Havada ucan adamlar, ölmek bilmeyen figüranlar, ölüp, ölüp tekrardan dirilinenler ama İp Man apayrı bir film. O’ nu ancak izlediğinizde hak verirsiniz. İp Man’ i oynayan Donnie Yen sen nasıl bir adamsın. Sen insanmısın ya! Bu nasıl bir özgüvendir. O güzel tebessümü izleyeciye nasıl bir aktarma şeklidir. Bu ne ustaca bir rol kesmedir.  Bu filmin  ülkemize gelmemiş olması  çok ama çok büyük bir kayıp. İMDB’ de  en iyi 250 film arasında  hızla yukarılara doğru yükselip 8.2 gibi bir oy oranına sahip bir filmi  Gişe üzerine kurulmuş olan bu sektör aslında sinemadan zerre kadar anlamadığını bir kez daha kanıtlamış olsa gerek.

The Triangle

Atlantik mi desem, Pasifik mi desem ne diyeceğimi bilemediğim bir okyonusun ortasında yelkenli ile ufak bir geziye çıkar bizim bıldırcınlar. Nereden geldiği bilinmeyen bir fırtına  bu şirin gezintilerinin tam olarak içine eder. Kibrit kutusu misali olan  yatları bu çetin Fırtınaya dayanamayıp alabora olur.  Çapsız, capsız pasifikimsi, atlantik okyonusunda tavşan gibi sürüklenirlerken ne idüğü belirsiz çakma bir titanic tüm ihtişamıyla  ortaya çıkar.   Bizim bıldırcınlar sevinçten havalara uçarlar. Gemiye bindikleri an biraz psikopat, muhtemelen biraz gerizekalı biri bunları lime, lime keser diye beklerken daha filmin başında herkes ölünce! ama bu kadarı da çok erkendi be diyip   illegal bir otenazi durumuna girip solunuma bağlı bir hasta durumuna düştüm. Dumur üstüne dumur olduğum sahnelerle baş başa kalmama vesile olan bir yapımdır.

Filmi izlerken öldüm, öldüm dirildim desem yeridir.  Filmin gidişatı beni olası bir cehennem tasvirinin içine çekip, son sahneye kadar  rahat bırakmaması oldu. Biraz eksik konuya sahip olan Triangle şayet bir dizi olarak çekilse idi,  izlenesi bir lost havası olunabilirmiş.  Gerçekci olmak gerekirse film bermuda şeytan üçgenine gönderme yapıyor. Sürekli Dejavu halleri olunası. Her gerilim filmi gibi Triangle da ucundan, kıyısından saçmadır. Gel gelelim ilginç senaryosu, müthiş kurgusu, kafa karıştırıcı hikayesi ile son yıllarda izlediğim en sıradışı yapım olduğu bir gerçektir.