Yıka beynini kitabını aslında TV8 programında gördüm. O programı izlemem ile hayatım değişti demeyeceğim. Çünkü sırf meraktan gittim kitabı aldım. Aldım yani 14 lira efendim. Kişinin kendisini rahatsız eden bir olayı Neuroformat, EFT ve daha bir çok teknik ile düzeltebileceğini anlatıyor. Gördüklerimizin, hissettiklerimizin, söylediklerimizin yaklaşık % 95’inin bilinçaltımızdan kaynaklandığını ve bilinçaltının attığımız her adımda etkili olduğunu, insan kişisini frenlediğini işte bu yüzden bilinçaltı denilen canavarı temizlememiz gerektiğinden bahsediyor. Aslında bir nevi doğruda söylüyor. Gerekli, gereksiz bir çok şeyi atıyoruz hafızaya. Beyin bedava da olsa bir yere kadar arkadaş. Sonra otu, boku takıyoruz kafaya… Daha önce yaşamış olduğumuz travmaları, komplekslere nasıl format atacağımızı anlatıp durup duru yani… İlginç, entresan bir kitap. Meraklısı bu kitabın öğretmiş olduğu teknikler ile hayatını değiştirebilir mi bilemem ama denemekte fayda var derim.
'Kitap' Kategorisi Arşivi»
Yıka Beynini
Bir ekonomik tetikçinin itirafları

John Perkins yazmış olduğu ”Bir Ekonomik tetikçinin İtirafları”nı okurken aklıma 1950-60-70-80-90 lı yılların Türkiye’ si gelmedi değil. O dönemlerde Türkiye nin başına gelen olayları anlatmıyor ama baska 3. Dünya ülkelerinde gelişen olayları gördükçe bir insan evladı olarak aha da bunun aynısı bizde oldu dediğim çok oldu. Dünya bankası ve İMF dayatmaları işin içine süslü, püslü demokrasi çözümleri, göz boyamalar ve sonucunda oluşan bir devletin ödeyemez duruma getirdikleri borçlar. Aslında her şeyin nasıl da şeytani bir plan çerçevesinde işlediğini gösteriyor. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi kendisi bir ekonomik tetikçi. Arkadaş yapmış yapacağını sonra ben pişman oldum hacı yolunu seçmiş. Ülkelerin kaderleriyle oynamış, insanlarının geleceğini yemiş. Gerçi kendisi iyi hoş yememiş ama şeytana servis etmiş. Güzel kadınlar, 1. sınıf geziler, yüksek maaş, diplomatik çevrenin vermiş olduğu güzelliği istemem yan cebime koy demiş. Gezdim, gördüm, yedim, içtim, sıçtım mantığı ile senden benden çok daha kaliteli bir hayat sürmüş. Sonra Johnum Perkinsim yeter ya la demiş yazmış bir kitap. Anlatmış ne bokların döndüğünü. Halen raflardayken, yasaklanmadan al oku, izle gibi feysbuk çılgınlığı yapmak istemem ama okumanda fayda var derim. Perkinciğimin küçükken yaşamış olduğu aile içi sorunlarını saymaz isek oldukca kayde değer bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Bir Ekonomik Tetikçi çalışmış olduğu şirketler aracılığı ile devletlere iyilik yapıyor gibi görünüyorlar. Kredi açıyorlar. Hacı sen yapma boşuna hazırı var mantığı ile size yol yapalım, Elektrik santrali kuralım, Limanlar, Hava alanları kuralım. Aklına gelebilecek her şeyi biz kuralım. Silah satalım, gemi yapalım, arabandan, sanayine kadar girelim sen rahat ol paketi sunuyorlar.
Bu borçların ön koşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez; yalnızca Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki mühendislik firmalarına transfer edilir. Böylece güzel bir saadet zinciri kuruyorlar. Perkinsim dediği gibi ”Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz. Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur. ” , ” Eğer biz başarısız olursak, devreye çakallar (İstihbarat –NSA ve CIA- elemanları) girer. Çakallar hazır ve nazır bekler. Ortaya çıktıklarında devlet başkanlarıdevrilir veya feci “kaza”larda ölürler. Eğer Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, bir şekilde çakallar da beceremezlerse genç Amerikalılar ölmeye ve öldürmeye gönderilir.”
Öyle işte arkadaşlar nefes almadan kapitalizmi en son noktasına kadar kullanmışlar. Petrol var ise o ülkeye yapışmışlar. Bazen iyi ki de Petrolümüz yokmuş dedim. Gerçi benim ülkemin geçmişide pek parlak değil ya o da başka mesele. Bu kadar darbe, kriz görmüş bir ülkenin evladı olarak müttefekik ABD ye şükranlarımı iletiyorum. Siz olmasanız biz neylerdik lan? Ya sözde Kominizme geçer yada Şeriatın kucağına oturacaktık. İyi ki yaptınız o darbeleri. Ne güzel insanlarımız öldü Sağ sol ayağına. Benim cocukluğum, gençliğim hep bir problem içinde geçti. Görmedim ben bu ülkeyi sorunsuz. Sağımıza, solumuza, Kürdümüze, Türk’ümüze sıçtınız ettiniz. Uğruna ne yazarlar, ne Komutanlar, ne Siyasiler kaybettik. Her şey demokratik bir şekilde size bağlanmaktan geçiyor. Halbuki bizlerin uçak fabrikası bile varken, mermiyi bile sizden alır hale geldik. Allah sizin mühendislerinizden razı olsun yoksa biz bu kadar borcu nasıl yapardık! Ölümüne kankayız. Bir gerçek var ki Dünya üzerinde hiç bir İmparatorluk sona kadar kalabilme beceresini gösterememiştir. İstediğiniz kadar hoplayın, zıplayın sonunuz mutlaka diğerleri gibi felakatle sonuçlanacaktır. Bunu görmek için Kahin olmaya gerek yok evladım. Yada olayım lan belki adımız Bulgar kahinin Türkiye şubesine döner…
Biyolojik Harp
Uluslari kontrol etmek istiyorsan petrolu, insanlari kontrol etmek istiyorsan yiyecegi elinde tutacaksın demiş Henry Kissenger davarı. . Bu sözü söylerken aslında Henry öküzü laf olsun diye söylememiş. Nereden bakarsan bak, bir 100 yıllık hayali gerçekleştirme özetiydi söylediği O söz! Eğer ülkende Tarim ve Hayvancilik bitti ise istedigin kadar her yeri santiye yap, istedigin kadar sanayin ilerlesin. Gecmis olsun. Adama geçti borum pazarı, sür eşşeği Niğde’ ye derler. Enerji uretemiyor, tarimcilik faaliyetin yok, tohumu israilden, hayvanı ABD den, ham-maddeyi disaridan aliyorsan daha bu noktada bir seyler tartişmanin bir anlami yoktur.
Milliyetin sitesinde bir haber ilgimi çekti : Norveç’in Svalbard Adası’na yapılan Kıyamet Ambarı, ismini verdikleri 1983 den bu yana yeryüzündeki tüm bitkilerin tohumlarını saklamışlar. Amaçları şayet kıyamet koparsa, ekolojik sistemi korumak adına bik bik de bik bik.. Biliyorsun ki Gezegenimiz hasta. Destekcileri oldukca yardımsever! bir vakıf yada artık her ne deniyorsa Rockefeller ‘ın başını çektiği vakıf kuruluşları. Bak sen şu işe bilim kurgu gibi. Kedi canını sevdiklerim. Sizi gidi sevimli greanpeace’ ler. Halbuki ne de düşünürlermiş bu sevimli gezegenimizi…
Düşünsene hacı! Donmuş bir Dağın 130 metre altına inşa etmişler. Dünya’ nın dört bir yanından topladıkları tohumları koruma altına almışlar.(vuuuuu) Oldu ya bir Savaş, Deprem, Kıyamet gibi bir durum söz konusu olduğunda, kuzey kutbuna 1100 km uzaklıkta ki buzdağına, 1000 yıl kadar bozulmadan tohumlar koruna-biliyormuş. Amaç Dünya Kardeşliği. Ooy sevgi pıtırcıklarım benim.
Acaba gerçekten öyle mi? Sadece neden saklıyorlar lan bu kadar tohumu? Diye kendine bir soru sorduğunda insan bir duraksama dönemine giriyor.Sor bakayım kendine O soruyu? Ha işte ben de onu diyorum; Bu deyyuslara güvenilmez ya la…

Rockefeller kimine göre yardımsever, kimine görede iblisin ta kendisidir. Bir kasenin içine Hitlerin Almanyası, Stalinin Rusyası, İtalyanın Mussolinisi, Libyanın Kaddafisi, Irakın Saddamını koy. Yüksek ateşte yak. Ortaya çıkan yemeğin adı : Rockefeller’ dir. Kendileri Yeni Dünya Düzeni adı altında, bizleri sessiz ve derinden öldürmekle meşguldürler. İlluminati‘ yi araştıranlar zaten bu aileye aşinadır. Rockefeller ve Yeni Dünya Düzeni gibi sapıkca düşüncelerin var olduğu bir konu olunca ilgi alanıma girdi. O yüzden Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ ın Ölüm Tohumları isimli kitabını aldım. Kitap insanın tüylerini ürpertecek derecede vahşi kapitalizmi anlatıyor. Norvecin bilmem neresinde Tohumları saklamalarının sebebi Küresel Krizin yakın oluşudur. Bu Kıyamet Ambarına sponsor olan Rockofeller, Monsanto, Dupont, Syngenta gibi firmalar Genetiği değiştirilmiş Tarım Kimyasal Devleridirler. Yani anlayacağın GDO nun yaratıcılarıdır.
GDO lu bir tohum, orjinaline nazaran bir defa mahsül verir. Daha masraflıdır. Çiftciyi şirketlere gebe bırakır. İlaçları ve gübresi ayrı paradır. Asla ama asla onbinlerce yıldır, Çiftcinin emek verip, nesilden nesile aktardığı, yaratanın İnsanoğluna hediye ettiği tohumlar gibi değildir. Adı üstünde Genetiği değiştirilmiş Organizma.
Amaçları : Tamamen yasal olan Bu GDO lu ürünleri Az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelere pazarlamaktır. Pazarlanamaz ise illegal yollarla ülkeye sokmaktır. Bir defa ekildikten sonra asla verim alınamayan, orjinalinin yerine bu işe yaramaz, kapitalist düşünce tarzına uygun tohumları yerleştirip İnsanoğlunun dengesini bozup, yıllardan bu yana hayal kurdukları sapık düşüncelerinin son halkasıdır. Yiyeceği elinde tutarsan, insanları kontrol edersin sözünü Rockefellerin köpeği olan kissenger bosu, boşuna söylememiştir.
Rockefeller, dediğimiz vakıf zamanında Hitlere üstün Irk konusunda da kaynak oluyordu. Düşünce tarzları sapıkca ve satanistceydi. Gereksiz ırk-lar yok olmalıydı. Çünkü istem dışı çoğalan nüfus hammadeyi kullanacaktı. Rockelfeller vakfı İnsanoğlu üzerinde deneyler yaparak, ırkları yönetebilmek adına ilaçlar yaptı. GDO gibi ürünler ile insanları zayıf düşürmenin yollarını seçti. 3. Dünya ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelere genetiği değiştirilmiş ürünler yollayıp insanları kısırlaştırmak gibi hedefleri olan sapıkca bir düşüncenin olusumlarıyla ortaya çıkan bu GDO tarzı ürünler aslında finansörlerine bakıldığında ne bok oldukları ortaya çıkıyor.
Rockefeller vakfı Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık örgütü denilen terörist birimler ile Filipinler, nikaragua, Porto rico gibi 3 Dünya ülkelerinde tetonoz aşışı adı altında kısırlastırma programı sürdürmüşlerdir. Bu ortaya çıkınca yalanlamışlardır. Meksika gibi mısır tüketen yere döllenmeyi engelleyen değerler tasıyan GDO lu mısır soktular.
İlk GDO düzenlemeleri Amerikan başkanı Reagan döneminde başladı. İlk Kobay ise Tarım arazileri ve nüfus yapısı nedeniyle Arjantindi. Gel bakalım o zamanın Arjantini gidelim! 1980 lere kadar Arjantin de yaşam standartları iyi bir ülkeydi. Çiftci borcları minimum düzeydi.70 ler de Petrol fiyatlarının hızla artmasından sonra (Rockefeller demek petrol demektir) Arjantin de hiç bir şey eskisi gibi gitmemeye başladı. Gerekli olan petrol ihtiyacını gidermek için Rockefellere aitolan citibank gbi bankalar çok iyi koşullarda kredi sattı. Bir süre sonra ABD merkez bankası Doların çökmesini engellemek için Faiz oranlarını %300 artırınca Arjantin Rockefellerin kucağına oturmuş oldu. İthal mallar bir an da ülkeye giriş yaptı. Ülke karısıklık içerisinde olup yaşam standartlarını ve askeri rejimi protesto edenlere karşı vahşice bir tutum sergilendi (Bu olaylar bana baya bir tanıdık geldi) Serbest piyasanın gelişmesi Rockefeller gavatını oldukca memnun edecekti.Cunta rejimi sonucunda bankalara olan borç daha da arttı! Sonucta Rockofeller okulu olan harward dan mezun cavallo Arjantinin başına geçti. Bu saatten sonra İMF olaya el atıyor, ekonomik serbestleştirme ve özelleştirmelere mümkün olduğu kadar esnek bir şekle geliyor. yolsuzluk alıp başını gidiyor. Rockefellerin bankalarından biri olan Citibank Arjantine tüm ağını kuruyor böylece zengin arjanlar paralarını artık yurt dısına kaçırabiliyorlardı. Sonunda Para birimi olan peso, dolara bağlandı. Ne kadar ekmek, o kadar köfte anlayısı gelip dolar varsa peso da var olacaktı.
Artık olaya Türkiye de de şubeleri bulunan Monsanto el atıyordu. Ülke de tarım arazileri kelepir fiyata satışı gerçekleşti. Çiftciler zorlanarak ülkenin her yerine GDO lu soya fasulyesi dikildi. Kazanan asla çiftci olmuyordu. Bildiğin köle gibi çalısıyor ellerine gecen para ile yeniden monsantodan gübre ve tohum almak zorunda kalıyorlardı. Topraktaki hayati tehlike kaybolmuş, efsanevi bitkileri olan pampas bitkisi yerine buğday, arpa dikiliyordu. Geleneksel tahıllar, bezelye, yeşil fasulye, ve mercimek kaybolmak üzereydi. Arjantinin önde gelen tarım bilimcisi bu iş böyle giderse 50 yıl sonra Toprak hiç bir ürün veremeyecek duruma gelecek sözünü sarfetmişti. Arjantin ABD den sonra en çok GDO lu ürün kullanan ülke durumuna gelmişti.
Kendi vatandasına bu GDO lu ürünleri yediren bir zihniyet sence başka ülkelerin zenginliklerine, vatandaşlarını düşünürmüydü? Dünyanın bir çok yerinde genel de aynı taktiklerle GDO lu ürünleri ülkelere sokup, insanları bu şirketlere muhtac hale getirdiler. Artık GDO her yerdeydi. ABD, Iraka girdiğinde Başkan Bush dedi ki,; Bizim ırak ta bulunma sebebimiz, buraya demokrasinin tohumlarını ekmektir. Bu tohumlar serpilecek ve tüm otoriteryanizm sona erecektir. Amerika, Arjantine uyguladığı ekonomik yöntemleri uyguladı. İMF ye borçlu olan, Irak yönetimi GDO lu ürünler için zorlandı. Çiftci bu ürünleri kullanmak istemiyordu. Bunun tek sebebi binlerce yıldır süre gelen mezepotamya öğretileriydi. Çiftci kendi bildiği yöntemlerle verimli toprakları eşmek istiyordu. Gel gelelim boynu bükülen, zorla GDO lu ürünleri kullanmak zorunda bırakıldılar. Irakta bir bankada bulunan ve bir kopyası Suriye de olan, Yuzyılların birikimi zengin Tohum Hazinesi atılan bombalar ile yok edildi.
Rockefeller vakfı Dünyanın açlık sorununu çözme adına bu GDO lu ürünleri afrikaya sokmak istedi. Karsı cıkanlara ise Dünya Ticaret Merkezi tehditi ile susturdular. ki Dünya’ nın her yerinde GDO lu ürünler hızla ilerlemektedir. Bu yüzden Rockefeller, monsanto gibi Genetik ile uğraşan firmalar kuzey kutbuna bu tohumları koruma altına aldılar. Çünkü Dünyayı tek elden yönetmek amacları gibi tarihin en diktatör tavrına sahiptiler. Rockefeller gibi zengin aileler ABD de vergiden muaftırlar. Bu zengin ailelerin calısmaları sayesinde ABD süper güc olmuştur. Dünyanın bir çok yerinde GDO lu ürünler kullanılmakta olup, Allah’ ın insanoğluna hediye etmiş olduğu tohumlar yokedilmektedir. Ulusları yok etmek için yüksek maliyetli bombalar yerine GDO lu tohumlar ve ırklara göre ortaya cıkartılan hastalıklar(kus gribi, domuz gribi, kene) daha ilgi ceker duruma geldi. Doğum kontrol haplarıyla insanoğlunun üremesi engellendi. Yiyeceklere kasti olarak konulan zararlı maddeler ile kanser yayıldı. Bu tahılları yiyen hayvanlar kesilip önümüze hamburger eti olarak sunuldu. Hepsi yüzyılların vermiş olduğu satanistce bir düzenin kurgusundan öteye geçip, su an faaliyete geçti. Hepimize geçirilmişler olsun.
Bakara 205 nolu ayet de der ki; Ve dönüp (gittiği) zaman, yeryüzünde fesat çıkarmak, ekini ve nesli helâk etmek (yok etmek) için çalışır. Ve Allah fesadı sevmez.
Ateşle Oynayan Kız
Bu aralar içinde kız olan romanlara fena sarmış durumundayım. Varsa kızlı, mızlı bir şey söyleyin hemen okuyacağım. Ejderha dövmeli kız dan sonra serinin ikinci kitabı olan Ateşle oynayan kızı da bitirmiş bulunmaktayım. Şimdi pusuya yatmış bir şekilde, romanın son serisi Arı kovanına tekme atan kızı beklemekteyim. Türkçeye cevrilmedi. O derece gündemi yakinen takip ediyorum. Birbiriyle çok alakalı olmasa da ilkini okumadan, ikincisini okumayacaksın. Hatta benim gibi son seriyi bekleyeceksin. Ben ne diyorsam itaat et. Öyle bir yer de bitti ki arkası yarın hesabı, mini pembe dizi kuşağı… Lisbeth Salander’ e hayranlığım, bu romanla birlikte kat be kat artmış bulunmakta. Fotografik hafızalı, üstün zekalı, 9 dovmeli, sosyopat, biseksuel hacker. anorksik görünümlüdür ama aşmış boks yapar. cılgın motor kullanır harika kılık degıstırır. polisten , otoriteden ve ozellikle psikologlardan nefret eder. 1.50 boyunda olmasına rağmen, 2.05 lik bir azmana kafa tutacak kadar da hanım ağa’ dır. Kadınların boyun eğdirilmesi, kötüye kullanılması ve kadınlara şiddet uygulanmasına ayar olur. Kendisine karşı yapılan bir kötülüğü asla unutmaz. İntikamını er ya da geç alır. Kuru, çirkin ama müthiş bir cazibesi vardır. Boş zamanlarında fermat’ nin son teoremini çözmeye çalışır. Kuru ve çelimsiz bir vücudu olduğundan, küçükken itilip kakıldığından dolayı dışarıya karşı öz güveni yoktur. Bu yüzden estetik bile yaptırır. Gel gelelim kişilik karakter olarak insanı büyüleyen bir yapısı vardır. Bu kitap da Salanderi çok daha iyi tanıyoruz.
İlk roman da olduğu gibi, Ateşle Oynayan Kızında filmi bulunmakta. Ne yaptık? Tabi ki de izledik. İlk romanın sinema versiyonu gibi bu da pek sarmadı nedense. Belkide Orucun etkisi olsa gerek. Belkide olmasa gerek. Bir gerçek var! O da Salander karakteri romanda ki havasından pek bir uzakta.
Ejderha Dövmeli Kız
Sen çık bir kitap yaz. Üşenme bu işi abart, seriye döndürüp üç çilt yap. O kitap Tüm Dünya’ da 31 dile çevrilsin, 41 ülkede yayımlansın, 30 milyona yakın satsın, milyonlarca Euro nun üstünde para kazan ama bir sentini bile harcayama. Ben şöyle bir yazarım, böyle bir yazarım diye böbürlenme. Çünkü Öl. Çok iyi ya. Kitapların yayınlandığını bile göremeden 50 yaşında kalp krizinden vefat et. Hayat çok tuhaf lan dedirtiyor adama. Stieg’ im Larsson’ um hakkın rağmetine kavuştun biliyorum ama sen bir tohum attın, aha da benim kucağımda bitti. Vesselam büyük adamsın. Baltık Denizi çevresinde, bu sıcak yaz günlerinde İsveçin O soğuk kışını iliklerimde hissettirip, klima etkisi yarattığın için şükranlarımı iletip 3 elham, bir fatiha yı hakketin her ne kadar elin K.uzey Avrupa‘ lısı olsanda…
Birbirine bağlı, bir o kadar da uzak bir aile… Yıllar önce kaybolan bir yeğen onu bulmak veya cinayeti aydınlatmak için bir gazeteci kiralayan zengin bir amca. Aile arasında geçen o yoğun entrikalar. Katil uşak hayır, hayır bahçıvan tarzından çıkıp insanın içini kemiren tüm detayların ustaca kurgulandığı, ayakları yere basan bir hikaye ile karşımıza çıkıyor Ejderha Dövmeli Kız. (Bknz)
Filmi de var dedirtiyor adama. The Girl with the Dragon Tattoo (Män som hatar kvinnor ) adında 2.5 saat süren sinema şöleni. Elinin altında olmasını bildiğin halde; kitap bitmediği için izleyememek! adama nasıl koyuyor anlatamam. Bana göre böyle akıcı bir kitap, 2.5 saate sığdırmak çok zor. 3-4 bölümden oluşan mini bir dizi ancak kaldırır böyle bir konuyu. Gel gelelim yapacak bir şey yok. İzleyeceğiz elimiz mahkum.
Tanrının doğumgünü
Adı Burak Özdemir olan bir Reklamcı günlerden bir gün Tanrı‘ ya kafayı takıyor. Tanrı’ nın imajını değiştirmek adlı bir proje hazırlıyor. Bununla ilgili bir kişi elemana bir mail atıyor. ”Biri beni mi çağırdı” Bu projeye katkıda bulunmak, sizinle çalışmak isterim… Neyse bunlar randevulaşıyorlar. Burak kendisine gizemli mail atan kişiyi şirkete çağırıyor. Böyle uçuk bir projeye kim destek olabilir misali merakı an be an artıyor. Neyse eleman en sonunda mail atan gizemli kişiyi tanır. Uzun boylu, yakısıklı, kendinden emin biri karsısında durmaktadır. Yeryüzünde işler iyi gitmiyor, insanlar huzursuz ve artık imajın değişmesi lazım hesabı kartını bırakıp elemanın yanından ayrılıyor. Bizim reklamcı patronuna olayı anlattığı zaman, patronu olacak insan kişisi faiş bir fiat çek, başından sav gitsin diyor. Bizim eleman mail atarak sizinle çalısırım ama haftalık şudur, budur diyip ne de olsa kabul etmez misali baya sağlam bir para çekiyor. Gel zaman git zaman cevap geliyor. Üstelik paranın yarısı bankaya yatmış bir şekilde! Bu çılgının kim olduğunu ve niyetinin ne kadar ciddi olduğunu gören elemanın şaşkınlığı bir kat daha artıyor. Olaylar zinciri bu saaten sonra başlıyor. Eleman bir gün msn de takılırken Dona(Tanrı) isimli bir kişi elemanın msn’ ine katılıyor. Elaman ne yani şaka mı hesabı gırgıra alıyor. Bir tek kendisinin bilebileceği şeyleri Dona söyleyince bu kişinin Tanrı olduğuna kanaat getiriyor. Burak sorar: Nasıl olur da Tanrı insanla chatleşir? Dona cevap verir: Musa ile çalılıklar üzerinden konuşmustum, seninle de internetten yazışıyorum. Bunda şaşılacak bir şey yok cevabını alır. Bundan sonra İslam konusunda derin bir muhabbet başlıyor. Ayetler yer, yer tefsir ediliyor. Felsefenin en uç noktalarında geziliniyor. Tanrı olduğu ileri sürülen Dona ve Burak kanka misali konuşmayı derinleştirirler. Burak ne sorsa, Dona‘ nın illaki bir tatminkar cevabı vardır. Kitap da ne yalan söyleyeyim o kadar felsefe ve iyi niyet kılıfları içinde söylenmiş sözler var ki katılmamak elde değil.



