The Triangle
Atlantik mi desem, Pasifik mi desem ne diyeceğimi bilemediğim bir okyonusun ortasında yelkenli ile ufak bir geziye çıkar bizim bıldırcınlar. Nereden geldiği bilinmeyen bir fırtına bu şirin gezintilerinin tam olarak içine eder. Kibrit kutusu misali olan yatları bu çetin Fırtınaya dayanamayıp alabora olur. Çapsız, capsız pasifikimsi, atlantik okyonusunda tavşan gibi sürüklenirlerken ne idüğü belirsiz çakma bir titanic tüm ihtişamıyla ortaya çıkar.  Bizim bıldırcınlar sevinçten havalara uçarlar. Gemiye bindikleri an biraz psikopat, muhtemelen biraz gerizekalı biri bunları lime, lime keser diye beklerken daha filmin başında herkes ölünce! ama bu kadarı da çok erkendi be diyip  illegal bir otenazi durumuna girip solunuma bağlı bir hasta durumuna düştüm. Dumur üstüne dumur olduğum sahnelerle baş başa kalmama vesile olan bir yapımdır.
Filmi izlerken öldüm, öldüm dirildim desem yeridir. Filmin gidişatı beni olası bir cehennem tasvirinin içine çekip, son sahneye kadar rahat bırakmaması oldu. Biraz eksik konuya sahip olan Triangle şayet bir dizi olarak çekilse idi, izlenesi bir lost havası olunabilirmiş. Gerçekci olmak gerekirse film bermuda şeytan üçgenine gönderme yapıyor. Sürekli Dejavu halleri olunası. Her gerilim filmi gibi Triangle da ucundan, kıyısından saçmadır. Gel gelelim ilginç senaryosu, müthiş kurgusu, kafa karıştırıcı hikayesi ile son yıllarda izlediğim en sıradışı yapım olduğu bir gerçektir.






























